Konsoldan fare tıklaması tetiklemek

Zaman zaman çeşitli online oyunlara sarıyorum. Sardığım zaman da bir süre sonra sıkılıp bu işi daha kolay nasıl yaparım diye kendime iş çıkarıyorum. Son sardığım oyun php ile yazılmış basit bir rpg oyunu. Arada sırada girip 3-5 şeye tıklayıp sonra kapatıp hayatıma devam ediyorum. Oyunda flash ile yapılmış bir “slots” uygulaması var ve az biraz para ve tecrübe puanı(xp) kazandırıyor. Tabi bunun sıkıntısı jeton sayısı kadar ekrana tıklamak oluyor.

Giriş kısmını geçtikten sonra asıl meseleye gelelim. Linux sistemde mouse’u bir yere sabitledikten sonra oraya otomatik tıklama yapmak istiyordum. Mantık olarak X’e göndereceğim bir komut olmalı ve X de bu olayı benim yerime yapmalı diye düşünsem de başlangıçta C ile yazılmış Xlib.h ve Xutil.h gibi kütüphanelerin kullanıldığı bir yöntem çıktı. Çıktı çıkmasına da sadece basit bir click işlemi için olay kod yazma seviyesine girmemeli diye düşündüğümden biraz daha aramaya inanarak aradığım aracı buldum:

xdotool adında güzel bir konsol uygulaması bulunmakta(geek abiler sağolsun, konsol candır :) ). Bu uygulama benim istediğim şekilde fareyi yönetmekle birlikte(istediğiniz yönde hareket ettirme yeteneği falan da var) bütün klavye aksiyonlarını da yapabiliyor. Detaylı bilgisi için “man xdotool” komutu(rtfm) yeterli oluyor.

Başlıkta yazdığım olayı tamamlayayım. Konsoldan fareyi yönetip tıklama işlemini tetiklemek için:
xdotool click 1
komutu yeterli oluyor. Bu komut fare ile sol tık yapmışssınız gibi davranıyor. 1 yerine parametre olarak 2 verdiğinizde orta tuşu, 3 verdiğinizda sağ tuşu tetikleyebilirsiniz.

Tabi benim durumumda bir kere tıklamak yetmiyordu, tıkladıktan sonra biraz bekleyip aynı yere bir daha tıklamak gerekiyordu. Basit bir bash script döngüsü yetti bu işi halletmeme:
while [ "1" ]; do
sleep 7; #7 saniye beklemek için
echo "click";
xdotool click 1;
done;

Bu da böyle gereksiz bir bilgi oldu işte :)

December 17, 2011 • Tags: , , • Posted in: teknolojik şeyler • One Comment

Mühendis Kafası

Az önce kendimden korktum. Normalde bir yerlere e-posta atarken e-postanın altındaki imza formatım şu şekilde oluyor:

<Ad Soyad>
<Telefon>

Peki az önce ne yaptım?

<Ad  Soyad>
<IP adresi>

Evet, oraya gittim bir adet IP adresi yazdım. Hem de 192.168.x.x formatında. Hani bana ulaşacak adam yerel ağdan ulaşsın dışarıdan istek yapamasın falan filan.

Beyin durdu sanırım ama hadi hayırlısı :)

August 23, 2011 • Tags: , , , , • Posted in: komikli şeyler • No Comments

yucomp’tan mezun oldum :)

Yazabileceğim, anlatabileceğim çok çok fazla şey var. Yucomp ya da açık adıyla Yeditepe Üniversitesi Bilgisayar Topluluğu’nda başkan, çalışan, teknik eleman, denetlemeci, muhalif adam gibi çeşitli durumlarda bulunarak son 4 senemi geçirdim.

Hikayenin giriş kısmından başlamak gerekirse üniversiteye geldikten sonra ilk senemin çoğunluğunu Atatürkçü Düşünce Kulübü, Dans Kulübü, Felsefe Kulübü, Müzik Kulübü gibi kulüplerin içinde geçirdikten sonra artık bölümümle alakalı bir şeylere bulaşmalıyım diyerek önce genel sekreter sonra da başkan olarak Mühendislik Kulübü’ne bulaşmış oldum. Mühendislik Kulübü son zamanlarını yaşadığından ve etkinlik yapacak bir ekip bulmanın imkansızlığı içinde olduğundan kulübü feshederek o zamanki başkan Erhan‘ın beni dürtmesiyle Bilgisayar Kulubü’ne(o zamanlar adı da kulüptü) dikey geçiş yapmış oldum ve hikaye başlamış oldu.

Kulüpte ilk dönemi ufak tefek 3 5 tane microsoft ve bilge adam etkinliği yaparak tamamladıktan sonra o zamanki yönetimin görevi bırakmasıyla Adil, Kadir, Aycan, Şerife ve ben kendimizi yönetim ilan edip ateşe attık. Ateşe attık dememin sebepleri kısaca o zamanlar yucomp çatısı altında aktif olarak çalışan kimsenin olmaması, çalışacak insanların ne yapacağını bilmemesi, bölümdeki insanların hatta hocaların kulübün varlığından haberdar olmamasıydı. Buna rağmen zaman zaman yönetimdeki 5 kişi olarak zaman zaman Engin‘in katılımıyla sayımızı bir arttırarak neredeyse her hafta düzenli toplantılar yaptık. Her seferinde bu sefer kısa yapalım, konularımız belli olsun hemencecik bitsin diye uğraşmamıza rağmen gerek benim cıvıklıklarım, gerek Kadir’in uykusuzlukları, gerek Adil’in prosedürleri gerekse başka bir takım etkenler o toplantıların bir şekilde bitmemesine sebep oluyordu :)

Şunu yaptık bunu yaptık bu geldi çok güzeldi diye yazmayacağım buraya uzun uzun. 10 kadar Özgür Yazılım ve Linux temalı seminer düzenledik. Elimizden geldiğince güzel bir şeyler yaptık, yapmaya çalıştık. Bir kısmını becerdik, bir kısmını elimize yüzümüze bulaştırdık ama sonuç olarak güldük, eğlendik, koşturduk, çalıştık, düşündük ve kocaman bir seneyi bitirdik.

Yönetimdeki ilk senenin sonunda o zamanki şartlara göre çok riskli bir hamle yaptık. Aynı ekip bir sene daha devam edip yine çekirdek kadro olarak devam etmektense yönetimi sorumluluk alıp elini taşın altına koyacak başka arkadaşlara(işin riskli olan kısmı burasıydı yeni gelecek ekibin nasıl bir performans sergileyeceğini bilmiyorduk) bırakıp biz dışarıdan destek verelim dedik. Bunu yapmaktaki tek amacımız toplantıya gelen kişi sayısını 6 kişinin üstüne çıkarmaktı. Bir işe yarayıp yaramayacağını biz de bilmiyorduk ama denedik. Ve sonuç olarak işe yaradı :) Toplantıları artık Destan, Burak, Abdullah, Melda ve Ayberk yapıyordu. Biz de elimizden geldiğince katılıp destek oluyorduk. Arada Haktan, Barış ve Gizem’i de toplantı ekibine katınca 10 kişinin üzerine bile çıktığımız oluyordu ki bu sayı bir zamanlar hayaldi :)

Toplantıları daha fazla kişiyle yapmak hem daha fazla etkinlik fikri üretmemize hem de fikirlerimizi daha rahat uygulamamıza olanak sağladı. Bunun yanında sadece 1 2 saatlik seminerler düzenlemektense daha büyük çapta işler yapmak istedik. Aklımıza gelen ilk 2 fikir Bilgi Üniversitesi’nden başka bir yerde Linux Şenliği düzenlenmesini sağlamak ve  Bilmök‘ü üniversitemizde düzenlemekti. Linux Şenliği için LKD ekibi ile oturup konuştuktan sonra Özgür Web Günleri gibi yeni bir organizasyon düzenlemenin daha mantıklı olduğuna karar verdik(buraya geri geleceğim). Bilmök içinse aday olmak ve kazanmak gerekiyordu. Adaylık başvurumuzu yaptık ve sunumu her ne kadar düşündüğümüz gibi bir ekip kurarak hazırlamak yerine 3-5 kişinin üzerine kalan bir şekilde hazırlasak da Adil, Kadir ve Destan’ın müthiş sunumuyla bu sene için ev sahipliği hakkını kazandık.

Son olarak büyük etkinlikler yapacağımız bir seneye girdik. Yönetimde ufak tefek bir iki değişiklik oldu(ismini yazmadığım bir Eren kaldı onu da yazayım da tam olsun:) ) Etkinlikler büyük olacağı için bizim de bir şekilde çekirdek ekipten çıkıp büyümemiz, iş gücünü arttırmamız gerekiyordu. Önceki iki seneden aktif olarak çalışan bir kulüp olmanın yanısıra 2 tane de yapılacak büyük etkinliğimiz olduğu için insanlar kulübe öcü gibi bakmaktan vazgeçip toplantılara gelmeye başladılar. Sene başında 30 kişinin katıldığı bir organizasyon ekibi toplantısı yaptık(evet, çocuklar gibi şendik. 30 kişi lan:)).  Ben 2 3 toplantı sonra bu sayı yarıya iner diye karamsar bir düşünce haline girsem de işler o şekilde yürümedi. Özellikle Özgür Web Günleri’nde hiç tecrübesi olmamasına rağmen elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan ekip üyeleri kulübü hiç bırakmadan devam ettiler.

Bu süreç içerisinde kulüp olarak baya bir kurumsallaştık. yucomp.com uzantılı e-posta adreslerimiz oldu. İş takip sistemi kurduk. Web sayfamızı, logomuzu yeniledik. Her ne kadar aktif olarak kullanamasak da soru.yucomp.com, foto.yucomp.com, viki.yucomp.com gibi hizmetleri kullanıma açtık. Bunların hepsi önümüzdeki dönemlerde iş görecektir diye düşünüyorum :)

Ve son olarak kocaman bir ekip olarak yaklaşık 1500 kişiyi ağırlayarak Bilmök’ü düzenledik. En son saydığımızda 3 günlük etkinlikte 40 arkadaşımız çalışmıştı. Burada tek tek isim yazmasam da onlar kendilerini biliyor ve hepsine sabırları, özverileri, emekleri için kendi adıma teşekkür ederim :)

Şu anda topluluk içinde aktif olarak çalışan arkadaşlar eminim ki her şeyi daha iyi yapmak için ellerinden geleni yapacaklar. Benim için yolun sonu geldi ne yazık ki. Okuldaki derslere ağırlık vermem, bir işte çalışmam, kendime ve elfcanıma vakit ayırmak istemem ve son olarak 4 sene gibi uzun bir süredir işin içinde olmam gibi sebepler yüzünden yucomp çatısı altında çalışmalarıma bir son veriyorum. Bir nevi okulumdan mezun oluyorum. Okulda ne kadar eğitim alırsam alayım toplulukta yaptığım kadar farklı şeyler öğrenemeyeceğimi biliyorum bu yüzden yucomp’u gayet okulun üzerinde tutabiliyorum :)

Yucomp içinde geçirdiğim süre boyunca istemeden, farkında olmadan birilerini kırdıysam, üzdüysem affola. Bir sayfayı kapatmadan önce aklıma geldiği kadarıyla yucomp’un bana öğrettiklerini listelemek istiyorum :) yucomp sayesinde

öğrendim. Bunun yanında en son sayıma göre 2 yeğenim, 1 kardeşim, 1 eniştem olmuştu :) Evet, biz bir aileyiz ve umarım hep öyle kalacağız:)

Sevgili yucomp, yeniden görüşene dek hoşçakal!

March 1, 2011 • Tags: , , • Posted in: hayatın gidişatı • 6 Comments

Vim’de çalıştığın dosyanın adını görmek

Sistemde farklı terminal ekranlarında birkaç tane vim açıkken bir süre sonra hangi ekranda hangi dosya vardı yanılgısına düşebiliyorum. Vim’de birden fazla dosya açınca dosya adını alt tarafda beyaz bir satır içinde yazıyordu.  Ancak tek dosyayla çalışırken bu satır çıkmıyordu.

vim'de statusline

Biraz araştırdıktan sonra bu satırın ‘statusline’ satırı olduğunu ve varsayılan olarak birden fazla dosya varsa görünür duruma geldiğini öğrendim. Bu ayarı sürekli görünür konuma getirmek için Vim’de

:set laststatus=2

komutunu vermek yeterli oldu. Tabi bu komutu vimrc dosyama da ekleyip her zaman çalışacak hale getirmeyi de ihmal etmedim.

Bu da böyle bir bilgi oldu, afiyet olsun :)

November 19, 2010 • Tags: , , • Posted in: teknolojik şeyler • 2 Comments

Vim’de yapılacaklar listesi (a.k.a. todo list)

Konsolla tanıştıktan sonra vazgeçemediğim bir editör oldu benim için vim. Sadece dosyalarda ufak tefek şeyleri düzenlemek için değil, geliştirme yaparken kullandığım bir araç haline geldi. Öyle ki ‘IDE’ kullanmanın bir artısını göremiyorum bile(doğrudur, yanlıştır tartışmıyorum. belki de kendi sadistliğimden kaynaklanıyor bu davranış ama vim alışkanlık haline geleli çok oldu :) ). Vim kullanmaya alıştığım kadar alıştığım bir başka kavram da “tiling window manager” kavramı. Pencerelerin üstüste binmesindense her şeyin yanyana durması ve baktığım zaman hangi pencerede ne var görmemi sağlayan bir kavram bu. Alışkanlıktan dolayı screen veya tabbed-terminaller(bugün öğrendim ki vim’in 7 sürümü ile tab özelliği gelmiş. :tabnew komutuyla yeni tab açılıyormuş)  ile başka vim dosyaları açmaktansa vim üzerinde :split <filename>, :vsplit <filename> gibi komutlarla birden fazla buffer kullanıyorum. Sonuç olarak şu şekilde bir vim ekranım oluyor:

vim üzerinde 3 buffer kullanılmış ekran

Uzun zamandır rahatça kullanabileceğim bir todo list uygulaması arıyorum. Basit bir şey bulamadığım için kendim yazmaya bile niyetlendim(tabi tembelliğim yüzünden yalan oldu). Son zamanlarda bilgisayarımın bir yerlerinde bir todo dosyası tutup bu dosyayı conky ile masaüstüme bastırmak gibi bir düzene girdim. Bu yöntem unutkanlığımı azaltmamda ve işlerimi düzene koymamda baya etkili oldu. Bunun yanında geliştirme yaparken genelde masaüstüne değil terminalime ve vim’e bakıyorum. Bu yüzden todo dosyamı vim ekranımda göstermeye karar verdim. Dosyayı bufferlardan bir tanesinde göstermek sorun değildi. Kısaca :vsplit todo komutunu verince dosya görünür hale geliyordu. Ancak vsplit komutu ekranı ortadan ikiye böldüğünden ve ben dosya ekranın sağ tarafında küçük bir alan kaplasın istediğimden her seferinde Ctrl-w l tuş kombosunu bir kaç kere yapmak zorunda kalıyordum(bu işlemlerle alakalı detaylı bilgi burada var).  Bugün biraz daha detaya inmek için kendimi RTFM moduna sokup vim’in manuallarını okudum. Yapmak istediğim şey :vsplit komutunun başına kaç harflik alan kaplamasını istiyorsam onu yazınca çözülüyormuş. Sonuçta :20vsplit ~/todo komutunu verip istediğim şeyi elde ettim.

vim üzerinde 4. buffer olarak todo list'im

İstediğim şeye kavuşmuştum. Yapılacak işlemi biraz daha kolaylaştırmak için .vimrc dosyama şu iki satırı da ekledim:

map <F6> :20vsplit ~/todo<CR>
map <F7> :bdelete ~/todo<CR>

Böylece vim kullanırken F6′ya basınca yapılacaklar listemin olduğu buffer açılacak F7′ye basınca o buffer silinecek hale geldi. Artık yapılacak işlere ulaşmak çok daha kolay :)

November 9, 2010 • Tags: , , , • Posted in: teknolojik şeyler • No Comments

Farklı kullanıcı isimleri için ssh ayarlamak

Gerek şirket sunucularında çalışmak için gerek kendi sunucumu güncellemek için sıklıkla ssh kullanıyorum. Kullanırken kendi sunucularımdaki kullanıcı adımla şirket sunucularındaki kullanıcı adı birbirinden farklı olduğu için her seferinde
$ ssh <kullanıcı_adı>@<host_adı>
şeklinde bir komut girmem gerekiyordu ve bir şekilde gidip kullanıcı adını yazmayı unuttuğum için bir bağlantı yapmak için bayağı uğraşmış oluyordum.

Artık tembellik yapmayayım(bir şeyler araştırmaya üşendiğim için başka bir şey için daha fazla uğraşamam baya ironik o da ayrı bir konu) da şu olayı nasıl daha kolay hale  getireyim araştırayım dedim. İlk aklıma gelen çözüm .bashrc dosyama sunuculara bağlanmak için kullandığım komutları alias olarak atamak oldu ancak bunun daha uygun bir yolu vardır diye düşündüm. Biraz araştırınca ssh ayar dosyalarıyla bunun çok basit bir çözümü olduğunu öğrendim.

Ssh ayar dosyası kullanıcı dizini altında
/home/username/.ssh/config

dosyasında bulunuyormuş(yoksa da oluşturunca oluyor). Bu dosyayı

Host host1
User zafer
Hostname host1.myhost.com
Port 8080

Host host2
User xaph
Hostname host2.myotherhost.com
Port 8888

şeklinde düzenleyince geriye

$ ssh host1
$ ssh host2

komutlarıyla ssh bağlantısını yapmak kaldı. Bu yazı da böylece bitmiş oldu.

November 7, 2010 • Tags: , • Posted in: teknolojik şeyler • 2 Comments

Evleniyorum, Nikahıma beklerim :)

mutluyukSevdiceğim ve ben senelerdir mutlu mutlu yaşarken neden daha mutlu yaşamıyoruz deyip evlenme kararı aldık. Sonrasında ailelerle konuşma, kız isteme, nişan, kına gecesi, kız alma kavramlarını yaptık ve nikah gününe baya yaklaştık :)

Şu anda “evet” dememize 55 saat kalmış durumda. Eğer yolunuz 20 Temmuz’da bir şekilde Giresun’a düşerse nikahımıza bekleriz :)

He bu arada baya “mutluyuz”, bilgilerinize:)

Mutt’da e-postaları klasöre taşımak

5 6 aydır gerek thunderbird ve benzeri grafik arayüzlü e-posta istemcilerinin istediğim performansı vermemesi gerekse konsol tabanlı çalıştığı için istediğim herhangi bir yerden ssh ile e-postalarıma ulaşabilme isteği sonucu mutt kullanmaya başladım. Mutt konsol tabanlı çalışan bütün amacı e-postaları indirip göstermek olan sade ve hızlı bir e-posta istemcisi. Tabi bu sadeliği kullanmak isterken thunderbird’de sol tarafda dizili olan imap klasör yapısından vazgeçmiş oldum. Tabi mutt yine klasörlerle çalışabiliyor ancak e-postaları klasöre taşırken thunderbirddeki gibi sürükle bırak yapamıyoruz. Biraz araştırdıktan sonra en basit çözüme şu şekilde ulaştım.

Mutt gelen kutusundaki e-postaları ‘t’ ile işaretleyebiliyor. Belli bir klasöre atılacak e-postaları tek tek işaretliyorum. Ardından ; işaretlenmiş e-postaların hepsini birden seçmemizi sağlıyor. s de seçili e-postaları başka bir klasöre kaydetmeyi ve aynı zamanda gelen kutusunda silinecek olarak işaretlemeyi sağlıyor. Son olarak gelen kutusundaki silinecek işaretlenmiş e-postaları $ tuşuyla siliyorum. Böylece amacıma ulaşmış oluyorum. Kısaca:
- t ile taşımak istediğin e-postaları işaretle.
- ;s ile seçtiğin e-postaları gerekli klasöre kaydet.
- $ ile taşımış olduğun e-postaları gelen kutusundan sil.
Kombinasyonu istediğim işi yapmış oluyor.

Bu da böyle bir ipucu oldu. kthxbye :)

July 8, 2010 • Tags: , , , , • Posted in: teknolojik şeyler • No Comments

Ankara, Ankara güzel Ankara…

İki hafta önce sevdiceğim elfcan “heyy Judith Butler diye bir filozof var Ankara’ya geliyormuş kendisi biz de gidelim dinlemeye” diye büyük bir coşkuyla eve geldi. Ben de her zamanki gibi “bakarız” şeklinde bir cevap verdim ve cuma günü bakılması gereken durum geldi. Son dakikaya kadar acaba bir şey çıkar da gitmeyip evde yatar mıyız diye düşünmedim değil :) Ama ne elfcan’ın tembelliği tuttu “amaaan kim gidecek şimdi Ankara’ya” dedi ne de son dakikaya bıraktığımız tren bileti almacada bir problem çıktı ve bir şekilde günübirlik Ankara yolculuğu başladı.

Tren

Yolculuğun ilk aşaması akşamın bir saati Haydarpaşa’dan trene binmemizle başladı. Her ne kadar kullan(a)masak da trenler çok güzel olmuşlar. Kocaman koltukları, koltukların kenarlarında elektrik prizleri, yolda giderken savrulmaması trenle rahat bir yolculuk yaptırıyor. Tek sorun gece yolculuğu yapmamıza rağmen ışıkların gece boyunca açık olmasıydı. Işıklara rağmen genel olarak rahat bir yolculuk yaptık ve olması gerekenden yarım saat geç de olsa Ankara’ya vardık.

Kahvaltı

Okulla birlikte yapılan Anıtkabir seyahatlerini saymazsam bundan önce 1(yazıyla bir) kere gittim Ankara’ya. Onda da bir haftalık süre için günlük yemek ve kalacak yer parasından başka bir para yoktu cebimde dolayısıyla çok gezmeden geri gelmiştim. Bu sefer gezme işini kahvaltıyla başlatmıştık. Sevdiceğimin yıllardır her geldiğinde uğradığı bir çaycısı varmış. Simitçinin birinden Ankara simidi alıp Kızılay’daki çaycıya kurulduk. Önceden de Ankara’yla pek aram olmadığından elfcan’ımın yanında cahil kaldım. Yok simitmiş yok çaycıymış yok şuraya gitmek burayı gezmek gerekirmiş anlattı durdu bana :) Ben de olur öyle yapalım diyip kendimi onun rehberliğine bıraktım. Bu arada Ankara simidi bildiğim Giresun simidinin susamlısıymış. Giresun simidini de çok severim yanlış anlaşılmasın ha :)

Teyzemizle buluşma

Kahvaltımızı yapıp karnımızı doyurunca artık gezme vakti diyerek çıktık yola. Sabahın erken saatlerinde olduğumuz için ortalıklar boştu ve deli danalar gibi dolandık Kızılay’da. Sonra teyzemizle buluşup hasret giderdikten sonra Anıtkabir’i ziyarete gittik. Haftasonu olmasının ve 19 Mayıs’a yakınlaşmamızın etkisiyle Anıtkabir ziyaretçi akınına uğramıştı. Kalabalığın arasından sıyrılıp ziyaretimizi yaptık ve hızımızı hiç bozmadan kaleye çıkmaya başladık. Tabi kaleye çıkana kadar acıkan bünye yine elfcan’ımın favori mekanlarından biri olan kaledeki gözlemecide “patlıcanlı gözleme” molası verdi(güzelmiş gözlemeler tadı ağzımda kaldı valla). Ardından kısa bir kale turu yaptık(neden kısa diye sorarsanız çok yüksek, korkuyoz biz) ve tıpış tıpış geri döndük.

Sonraki durağımız Atakule denen yerdi. Ne olduğunu bilmediğimden gidelim dedim :) Gittik, gidince ne olduğunu da öğrenmiş oldum. 120 metrelik bir bina yapmış adamlar. Bina bütün şehri görüyor haliyle. İşin aslı kaleden çok farklı bir manzarası da yoktu(evet, Ankara’da deniz yok). Atakule’ye çıkarken en garibime giden olaysa manzaranın ya da binanın değil de yukarı çıkış için kullanılan asansörler için para almalarıydı. Atakule gibi bir binanın manzaralı olan kısmının para alması gayet normal ama adamlar kendilerine yedirememişler bunu ki asansör X tl vermezsen asansöre binemezsin gibi bir yöntem seçmişler para istemek için. Neyse biz verdik paramızı(aslında merdiven yok mu merdivenden çıkalım geyiği yaptık) bindik asansöre sonrasında yine yükseklik korkusu tuttu bizi :) Kule 120 metre yüksekte önü camla kapalı bir teras aslında(Kadıköy’de balona binince de aynı etki alınır sanırım). O terasa kurulan dürbüne para verip bir sürü metre ilerideki binaların üzerindeki kiralık ilanını okuduk hatta ve hatta halı sahada çocukların yaptığı maçı izledik(evet, deliyiz). Kulede dolaşırken birden önümüzü siyah camlar kapladı. Oradan bakılan manzara Cumhurbaşkanlığı Köşkünü görüyormuş. Güvenlik için camlar siyah cammış. Hatta fotoğraf çekmek bile yasakmış. Biraz daha dolanıp kuleden indik ama hala seminere 3 saat kadar vaktimiz vardı. Bu kadar gezip de hala nasıl vaktin geçmediği sorusu da ulaşım için süre harcamamızla yanıtlandı. Burada Kadıköy’e gitmek bile 1 saat sürerken orada her yer yarım saat sürüyormuş :)

Kalan sürede eve gidip uyusak mı derken elfcan’ım coştu yine vadiye gidelim hadi dedi. Dikmen Vadisi diye bir yer varmış Ankara’da. Genellikle insanların spor yapmaya ya da köpeklerini tuvalete çıkarmaya geldikleri sessiz, sakin bir park burası. Biz de biraz oturup dinlenelim, dinlenirken de çay içelim diye o vadiye gidip bir çay ocağına oturduk. Semaver söyledik kocamanından sonra da yanında ne kadar tatlı varsa ondan yedik(Künefe de güzeldi ha). Baktık vakit geçmiş seminere doğru yol alma vakti gelmiş toparlandık, kalktık. Teyzemiz bizi seminerin olacağı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bıraktı ve asıl amacımıza ulaşmış olduk.

Judith Butler

Seminer salonuna gittiğimizde yer kalmamıştı salonda. Önce insanlar erkenden gelmişler yer kapmışlar sandık ama sonra farkettik ki aslında biz geç gitmişiz. Daha doğrusu etkinliğin yazdığı web sayfasında saat yanlış yazılmış ve 40 dakika erken gitmek 50 dakika geç girmemize yaradı seminere. Judith Butler Berkeley’de profesörlük yapan, azınlık haklarını savunan bir kadınmış(aslında baya da tanınan biriymiş orası benim cahilliğim) ve Türkiye’ye de “Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma” adlı etkinlik için gelmiş. Her ne kadar seminerinin yarısına yetişmiş olsak(seminerin detayları hakkında teknik bir yazıyı elfcan’ım yazar sanırım:)) da yine de iyi ki de gelmişiz dedik. Soru cevap kısmında provokatif sorular soran bir amca çıkana kadar da seminer salonunda kaldık.

Bu kadar uzun bir günün son vakitleri de yemek yiyip gara gitmek, treni beklemek ve trene yerleşip uyumak şeklinde geçti. Eve gelince bile uyumaya devam ettik yorgunluktan:) Demek ki neymiş: Günübirlik Ankara’ya gidilmezmiş.

Saygılar, sevgiler efem:)

May 16, 2010 • Tags: , , , • Posted in: hayatın gidişatı • 2 Comments